arpa şehriyeli orfoz fırında; Bernini aşçı olsaydı...

Bu aralar aşık olduğum bir sürü tabak çıktı ortaya. Bazıları bir yemek muhabbeti sırasında bir sözcükten oluştu bazıları ise bir kitap okurken. Hepsi mükemmel; Birbirnden tutkulu ve mahvetici (kara sevda gibisinden) ve bana verdikleri duygulardan kurtulmak için birçok defa pişirmek istedim sevdiklerime. Fakat hala tadına doyamadığım bir eser var o da arpa şehriyeli orfoz. Ah, öyle bi zamanlamada geldi ki hayatıma; baharata -yoluma devam edebilmek için- ihtiyacım varken, moral ararken, ruhumu canladıracak sağlam bir heyecana susamişken, bu asil tabak beni kurtarmak için "hey sen, gelsene yanıma" yanlış anlaşılmayacak bir emir kibi kullanıp resmen yanına aldı. Günlerdir çevreme anlatacak anlamlı bir olay oldu. Aylardır zevk veren bir yemek oldu. Kısaca balığı her haliyle sevenler ve sevmeyenler için unutulmayacak bir lezzet oldu.
Tarifi bana ait olmamasına rağmen inatla sahiplendim. Yaratıcısı bir Yunan şefi Periklis Koskinas ve bir konserde koparken ilham jeton gibi düşmüş. Ve böyle oldu: Balıkçıya git, taze bir orfoz yada sinarit al. Eve dönersin, mutfağa girersin bir kahde de yuvarlarsın kibarca malzemeleri hazırlarken. Balığı fileto yapma allahın varsa. Geniş ve ağır bir tavada balığı sotele ve aynı sıvıda minik küp doğranmış bir kuru soğanı da bronzlaştır. Sıra sarımsakta; Ben en az 3 adet diş ince ince doğrarım. Bayılıyorum sarımsağa. Soteledığın balık bıraktığın yerden mest olmuş bir ifade ile bakıyor sana şu an! Arpa şehriyeyi ekle, kavur. Soğan gibi doğranmiş domatesle söndür, bir çubuk tarçın ver tavaya, toz kakule, yeni bahar, karanfil, kara biber, tuz. Hiç birini abartma yada en sevdiğini abart ama çok fazla değil. Baharat ölçülerini ben de bilmiyorum bilsem de vermem çünkü hic ama hiç önemli değil.Tava aromaları coşturmuş olmalı, sakinleştirmek icin biraz balık suyu eklemeye ne dersin? Tarifte yoktu fakat ben maydanoz kıyıdım ve cömertçe attım karışıma. Ferahlık ve ekstra lezzet kattı. Eskiden tanıdıklarmiş gibi anında bütünleşti baharatların agir sohbetiyle. Tam seni konuşuyorduk derler gibi kucak açtılar yeşilliğe. Arpa şehriyeyi çok fazla pişirmeden sanki-çukur bir tepsiye al ve üzerine balığı yerleştir. Sıcak fırın onu bal gibi olana kadar pişirmesine zaman tanı. Hazır olunca üzerinde keci peyniri serp ve olduğu gibi sun sevdiklerine. Yani tepsi ile. Bundan karizmatik bir jest yoktur.
Marianna Yerasimos'un 500 yıllık Osmanlı mutfağını kitabını yeni bitirmiştim. Top Kapı aşçıları çok çakallarmiş; Balıklara karanfil, kakule ve onların çekiciliğine benzer baharatları kullanıyorlamış. Sonra bu Yunan şefin tabağı yaşayan bir efsane gibi inmiş göklerden. Ah, daha ne diyebirilirim? Bu güzel balığın beyaz eti kakule ile birleşince adeta semfonik orketsrasi gibi midenizi duygulandırabilir. Tarçının sakinleştirici kişiliği balığa zariflik, yeni baharin derinliği ise hoş bir hüzün verir. Kesin o. Sarımsaktan bahsetmekten asla unutmam; o kalbımın tahtasındada oturur zaten hep. Maydanoz zeki bir espri gibi orfoz korosuna canlılık verir ve siz- sonuç olarak- mutlu olursunuz...
17:28 | Katigories balık, makarna | 2 Comments
pırasalı pita; sonbaharın selam aleykümü
Aristotelis'e göre pırasanın ses tellerine faydası büyükmüş o yüzden sanatsever ve oldukça sapık Romalı Imparator Neron bol zeytin yağıyla birlikte sıkça tüketirmiş. Yunan mitoloji de pırasayı çok övmüş; Lito, ikiz tanrılara, Artemis ve Apolon, hamileyken canı hep pırasa çekermiş ve onun için Delfi'de yapılan Theoxenia kurban bayramına ikiz tanrıların annesine büyük bir yabani pırasayı getiren ancak kutsal sofraya katılabilirmiş.
Tadı soğandan tatlı olan bu güzel sebze antik evlerin bahçelerinde bile yetiştirilirmiş ve Giritli bir rahip olan Agapios Landos'a göre, tarımcılar gibi bünyeleri güçlü olan insanlar tüketmeliymiş, çünkü çok 'sıcak' bir sebzeymiş ve narin bedenler kaldıramazmıs...*
![]() |
| http://www.mlahanas.de/Greeks/Mythology/Leto.html |
Pırasayı görünce az kaldı çığlık atıyordum abartmıyorum. Atmadım tabiki de ama canım çok istedi. Bir dahaki sefer kendimi tutmadan kibarca bir çığlık atacağıma karar verdim. Hemen bir kilo aldım, bir demet dereotu da aldım yanına, 500 gr beyaz peynir, bir demet taze soğan, kuru soğan evde zaten vardı, ıspanak olmasa da olur, muskat da var evde ve mutlu mutlu eve doğru yürümeye başladım. Poşetleri elimde hafif hissettim Cihangir kahvesinden geçerken; vay be, neredeyse sekiz yıl geçti buraya yerleşeli, bir sonbahar daha Istanbul'da. Kesin son kışımı yaşayacağım bu üzgün şehirde. Her sene son diyorum...
Mutfağıma bayılıyorum. Dolaplar ahşap ve gizli barok bir havaları var, çiniler oldukça 80'ler karakterli ve pencerenin dantelli kiraz motifli perdesini çektiğim zaman kız kulesini görebiliyorum. Pırasalı pitama başlamak için daha uygun bir ortamda bulunamazdım. Hamur kendi elinizden çıkmalı çünkü istediğimiz Yunan köylerinde yapılan pırasalı börektir o yüzden yufkanın tarzı çok önemli. Bir leğende; yarım paket un, yarım su bardağı kırmızı şarap ya da sirke, 4-5 çk zeytin yağı, tuz ve kara biber. Ellerinizle iyice karıştırın ve malzemeler bütünleştikten sonra kabul edebileceği ılık su ekleyin. Ellerinize yapışmayan, mis gibi kokan, opesiniz gelen bir hamur eldedikten sonra temiz bir havluyla örtün ve en az yarım saat için dinlenmesine izin verin. O sırada pitanın içeriğini hazırlayacağız.
Hemen tadına bakmak istiyor olabilirsiniz ama soğumasını beklerseniz lezzetini daha net bir şekilde hissedebileceksiniz. Sevdiklerime en sıkça yaptığım şeylerden biridir pırasalı pita. Asla kırıntı kalmaz ve hemen atlamasınlar diye sıcakken korkunç gerekçeler sunmak zorunda kalıyorum her defasında. Ve hafif bir salata ile yanında gayet doyurucu bir ana yemeğin yerine bile geçebilir. Denerseniz, bilmek isterim!
* Marianna Kavroulaki, "Η γλώσσα της γεύσης" (Tadın sözcüğü)
01:18 | Katigories pitalar, pırasa | 0 Comments
kabak köftesi; yazın özeti
Sır yok, iyi malzemeler var; iyi bakılmış kabak bulmak zor; ama, torpil varsa hiç durmayın. Rendeleyin, sıkın kibarca ve tuzla birlikte süzgeçte bekletin. Ben, bir kilo kabak için en az 300 gr feta ya da beyaz peyniri kullanırım. Yumurta hiç kullanmam, gerek duymuyor bence güzel kabak. Kabartma tozuna muhtaç kalmaz, inanın bana! Dereotu bu reçetenin en önemli oyuncusu. Bir demet yeter, daha aza yetinmeyin ama. Kuru soğan ince kıyılmış. Karabiber de var olmalı. Un ne kadar çekerse. Sonuç olarak, kuru ama çok sulu da olmayan bir karışım kalacak elinizde. Kızgın zeytin yağda bir çorba kaşığıyla tavaya karışımdan atın. Köftenin şeklini kaşık ve kızgın yağın vermesine müsaade edin. Tavaya verdikten sonra hiç rahatsız etmeyin, alt tarafı iyice kızarmasına izin verin, sonra çevirin. Karışımınız bitinceye kadar aynı şekilde davranın ve hazır olanları birkaç dakika için, üzerini mutfak havlusuyla örteceğiniz bir tabağa yerleştirin. Yanında ferah bir sos hazırlayın; süzme yoğurt, ezilmiş sarımsak, tuz, karabiber ve zeytin yağı. Dibine kadar dalın kabak köftenizle, damak çildiracak. Yazınızı sevdiklerinizle özetlemek için daha iyi bir fikriniz var mı?
13:47 | Katigories kabak, mezeler | 0 Comments
reçelin edebiyatı: kirazlar
Buzdolabındaki kirazlar reçel olmuş, böylece daha uzun sürecek varlıkları. Taze meyve pişirdim ve onun görüntüsü bambaşka, enerjisi ise dengeli. Reçelin bir kısmını minik ve transparan bir kahve fincanına koydum ve güneşin her gün ihlal ettiği pencereme yerleştirip yoğunluğunun parlamasını izledim; doğal derin ve koyu kırmızının ne kadar acayip ve nadir bir renk olduğunu hatırladım.
Birçok reçete, tam pişme süresi sona doğru gelirken limon suyu da ekletirler; ama, ben bunu özellikle görmezden geldim. Bir kere incir reçeli yapmıştım ve bütün heyecanım paramparça oldu; limon suyu ekledim ve saldırgan aromasıyla incirlerin hissiyatında gölgeler yarattı. O yüzden bu sefer HAYIR dedim. Onun yerine, iki damla doğal vanilya yağı kullandım ve istediğimden fazla katkıda bulundu. Sizin aradığınız tamamen çıplak bir tatsa, sadece kirazlar ve şekerle muhatap olacaksınız. Tencerenizi ateşten alır almaz reçeli sterilize edilmiş kavanozlara transfer ettin, iyice kapattın, ışıktan ve sıcaktan koruyun. Ve muhtemelen bilirsiniz ki bir kavanoz açıldıktan sonra artık buzdolabında saklanır.
Sıcak, taze ekmekle denedim, feta peynirin üzerinde de. Yoğurtla bir araya getirdim, yumurtalı ekmekle de. Yeşil salatalara bile azıcık ekledim. Hatta bazı muteber damaklar için dana eti ya da domuz etiyle aşırı anlamlı olabilir.
Aslında nasıl kullanacağınız önemli değil; bir şeyi, aynı ölçüde özel ve değerli başka bir şeye dönüştürme gücüne sahipseniz, o zaman kendinizle de aynı şey gerçekleştirebilirsiniz. Yeter ki hayatınızdaki çekirdekleri uzaklaştırmak için zamanınızdan birkaç dakika verin...
08:34 | Katigories kiraz, reçel | 0 Comments
evet, taze fasulyeli omlet
Bir dakika; en alt çekmecede yeşil yeşil takılan birileri vardı: Taze fasulye! Domates yoktu ama, pffff....Nasıl bir keder. Buzdolabı kapandı. Mucizelere inanmadığıma dair beni yalancı çıkaran tek bir hareket yaptım; buz dolabını tekrar açtım. Hmm, bir de yumurta ortaya çıkmış...Ve soğan da var, taze soğan da var, sarımsak yastığımın altında bile var...Kuşkonmaz ne zannettin bakalım? Sensiz omlet olmaz mı zannettin?
Kuru soğanı ince kıydım, yeşil olanı daha büyük parçalarda kestim, sarımsağı kum haline getirdim ve kokusu abartılacak ölçüde taze ve yoğun, Girit zeytin yağını da aynı sırayla sote ettim. Fakat önceden taze fasulyeyi -miktar konusunda siz karar verin, ne olacak ki?- 40 saniye için haşladım, hemen sonra buzlu suya attım, süzdüm ve beklettim tezgahın kenarında. Soğanlar renk almaya başlayınca fasulyeleri attım, bir dakika sote ettim ve 3 tane tuzlanmış-kara biberlenmiş ve çırpılmış yumurtayı da ekledim teflon tavaya. Sarı sıvıların tavanın her noktasına ulaştığından emin olun yuvarlak hareketler yaparak. Sonra ateşi kısın. Üzerine sevdiğiniz, tadı güçlü bir peynir serpin. Ben Van otlu peynirini kullandım. Omletinizin kuru olmasını istemeyin asla! Doğru miktarda nem güzel bir şeydir. Tadı, damağın en saklı hücrelerine sürdürebilen tek patikadır. Sıvılarını tamamen kaybetmeden bir tabakta servis edin. Omleti ikiye falan katlamayın bence, taze fasulyenin bu alışılmamış halini görmek çok hoştur...
Boğaç dedi ki Karadenizliler çıkan ilk taze fasulyelerle omlet yapıyorlarmış. Fakat domates de kullanıyorlarmış ve yapımı oldukça farklıymış kısaca. Ben domatesi bilinçli olarak istemedim. Hep domatesli görmedik mi zaten? Kabartma tozu ve un da kullanmak istemedim. Ne gerek var ki? Soğanın tatlılığı, sarımsağın güzelliği ve taze soğanın ferahlığı artar ve yeter diye düşündüm. Lezzetine inandığım için kalkıştım aslında taze fasulyeli omlet yapmaya. Gerçekten de çok orijinal, tatmin edici bir tatla karşılaştım. Bazen bir insanla tanışıyoruz ve onu sanki yıllardır tanıyormuşuz gibi geliyor ya... İşte, bu omlet eski bir tanıdıkmış gibi takıldı damağıma...
14:06 | Katigories omletler | 0 Comments
terbiyeli enginarlı kuzu eti; valsin üç adımı
Kafası adeta taç ama alçak gönüllü takılır. Tarlalarda hep ayakta, dik, gökyüzüne bakar gibi ama herkesin dikkatine muhtaç. Uzaktan yanyana duruyor gibiler ama yakınlarına gelince birbirlerine ciddi bir mesafe koyduklarını görürsünüz. Tamamen kendilerine kapanmışlar. Hakikaten, enginar kadar narsist bir yaratık tanımadım.
18:30 | Katigories enginar, kuzu | 0 Comments
Atina'da Paskalya çorbası yerine, düğün çorbası mı? Cesurca...
08:51 | Katigories yemekli olaylar | 3 Comments
dana etli stifado: midenin ciddi muhabbeti
Sıkça hazırlanan bir yemek olmasa da, sevdiklerimizin tümünün gelmesini sağlamak için "stifado yapacağım" dememiz yeterli; en artist akraba ya da arkadaşın davetiyeyi redetmesi mümkün olmayacak, bu kadar basit.
Çünkü bu minik soğanlar öyle tatlı ki, öyle iddialı ki, tadına bayılmayan ancak kalpsız olabilir (aynı zamanda davetlilerden kimlerin merhametsiz olup olmadığını ölçmek için ideal bir tuzak tabağı).
Böyle şeytanca bir proje için, ilk yapmanız gereken şey, kullanacağınız ete karar vermek ve gidip kasaptan almaktır tabi ki. Bana sorarsanız, ciddi bir stifado için tavşan etini tercih etmenizi önereceğim; ama, muthemelen bu kadar cesur ve açık olmayıp dana etini tercih edeceğinizi tahmin ettiğim için, ben de dana eti kullandım. Ama sonunda kaçamayacaksınız, tavşanı da yaptıracağım size, biraz zamana ihtiyacınız var, hepsi bu... Antrikot gayet uygun, lokma büyüklüğünden oldukça büyük parçalara kestirin, küçük kesikler atıp sarımsak parçaları saklayın ve tuz-karabiberledikten sonra zeytin yağda sote edin. Kırmızı şarapla söndürün; evde ne varsa, sek ya da tatlı, ikisi de aynı kibarlikla davranacaklar ete. Şarabın izleri tamamen kaybolmadan önce, küp şeklinde 5-6 tane organik domates ve renk için bir çorba kaşığı domates salçası, az zeytin yağı ve az kaynamış su da ekleyin ve kısık ateşte pişmesine izin verin.
Et pişerken arpacık soğanlarıyla takılın (sağlam bir tat istiyorsanız sert olmalarına özen gösterin). Zeytin yağda incilere biraz tuz attın, baharatları da ekleyerek sote edin ve kendinizi 5-7 dakika için inanılmaz bir koku festivaline gönderin. Açgözlü bir şekilde koklayın, koklayın...Yanan tarçın yaşamınızın en güzel anılarını uykudan kaldırmazsa bir daha stifado yemeyeyim! Et iyice yumuşamaya başlayınca bütün baharatlarıyla sote edilmiş soğanları ete kavuşturun ve arpacıkları dağılmadan antrikotla birlikte pişirin.
Teyzeler ve ninelerim bu yemeği tencereden çıktığı gibi servis ederlerdi. Zaten stifado yapmak yeterince büyük bir olaydı. Bu tabak değişik bir ciddiyet getirirdi evimizin mutfağına, hayranlık ve saygı uyandıran resmi karakteriyle sofradaki varlığı kısa süreli bir sessizliğin nedeni olurdu hep. Lakin ben (muhteşem yüzyıldan alıntı) pilav da yaptım yanında; çünkü, sevdiklerimi şırmartmaya bayılıyorum. Sonuçta onlar olmazsa yemeklerimin gidecek hiçbir yeri yok...
08:13 | Katigories dana | 7 Comments
denizlerin imparatorları ve ahtapotlu spagetti
Yaz tatillerimde ahtapotun varoluşu, hep baskın olmuştu benim için. Yüzerken ayaklarımın parmaklarına değen her ne olduysa kesin devasa bir ahtapotun beni yakalamaya calıştığı ve karanlik kraliyetine ana yemek olarak sunmak istediğini düşünür, sırtımdaki hücreler heyecandan minik volkanik kraterlere dönüşünceye kadar kıyıya doğru çaresiz bir şekilde yüzmeye başlardım. Denizden cıkınca da kumda nefes nefese oturur "aman allahım, ucuz atlattım yine" diyen kalbimin atışları, normale dönerdi yavaş yavaş. Etrafımdakilerin haberleri yoktu tabi tüm bu kavgadan.
Akşam olmadan limana inerdik. Arkadaşlarla toplanıp yeni yaramazlıklar peşinden gitmek hayatta tek amacımızdı. Izgarada ahtapot, karides ve ıstakoz antik limanın tek gerçek kokusuydu. Hatta öyle baş döndürücü bir kokusu vardı ki onların; tavernadaki insanların kafa buldukları kesindi, yoksa HER GÜN orada neden otursunlardı ki abi? "Tehlikeli" arkadaşlarla balıkçı amcaların takıldığı tavernaya giderdik ilk önce ve denizden çıkan bütün acayip hikayelerini dinlemekle başlardı akşam takılmacamız. Oturdukları masaların yanında koca kovalar ve içlerinde amcalarla (bazıları gerçek amcalarımdı) özgürlük üzerine müzakere yapmaya çalışan bir sürü yaratık; balıklar, altına yapmış ıstakozlar, tembel kerevitler, ağır başlı ve gururlu ahtapotlar. Ne kadar sakin yüzüyorlardı suyun içinde. Ne çaresizlik ne de yalvarmalar. "Biz diyalogla çözeceğiz sorunumuzu" der gibilerdi. "Bak sen, bunlar ciddi ciddi balıkçıları ikna edip yıllar önce batmış bir korsan gemisin hazineleri ile özgürlüklerini satın alacaklar en sonunda" diye nasıl bir sonları olacağını merakla beklerdim. Fakat biraz sonra ilk idam edilenler ahtapotlar olurdu. İpeksi olmayan, tamamen açıkta ve herkesin görebildiği sıradan bir ipte asılılardı.
Bir kere ortanca kardeşim sudan bir bebek ahtapotla çıkmıştı ellerinde. Oha, nasıl kıskanmıştım onu! Ve neden böyle bir operasyon düzenlediğini söylememişti bana, adi? Resmen küsmüştüm, ama küsmeden önce bu küçük prensi avuçlarımda hissetmek için can attığımı hatırlıyorum. Offf, nasıl bir histi o! Bebek ahtapot parmaklarımın arasından kayarak düğmeli bacaklarıyla binlerce içten öpücük verip denize dönmek istediğini anlatmıştı bana. "Babam meraktan ölecek" diye yalvardı. Ahtapotun af edilip edilmeyeceği tamamen benim yetkimdeydi; ama, mest oldum yuvarlak dudaklarına, bırakasım yoktu onu, ondan ayrılamadım...Biraz sonra bebek ahtapot, keskin kayalarda dövüldü, öfkeden köpükler saçmaya başladı ve en sonunda bahçemizin ipinde yerini buldu. Ben, bir hain olarak sanki bu olaya tanık olmamışım gibi ızgaradan çıkar çıkmaz onun üstünü zeytin yağı, sirke ve kekikle süsleyip onunla derin bir ilişkiye girdim; sonsuza dek midemde saklayacaktım onu.
Ahtapot, Yunan mutfağında ciddi anlamda çok ayrı bir yerdedir. İpe asılmadan olmaz aslında, yine de Paskalya orucu boyunca terncerede pişirilen en tercih edilen tabaklardan biridir bu. Kuru soğan sote ederler, yarım saat haşlanmış ve kesilmiş ahtapotu da eklerler, 2 defne yaprakcığı da atarlar ve kırmızı şarapla ya da sirke ile söndürürler. Sonra da taze domates konkase ile (küp şeklinde doğranmış domates, maalesef kışın berbatlar ama dayanamadım) bu muhteşem birleşimi tamamlarlar; ah, biraz su da kullanırlar ve ahtapotu aşırı yumuşamadan ateşten alırlar. Sonuç daha kırmızı görünsün diye bir çorba kaşığı domates salçası da eklerler ama ben istemedim bunu, tadını fazla etkiler diye panik yaptım.Tuz-karabiber tencereye atlamak için resmen zıplıyorlar, kırmayalım onları.
Geleneksel ahtapotlu spagetti delikli ve kısa makarnayla yapılır; fakat ben vazgeçemediğim ince ve uzun olanlarla yapmayı tercih ettim. Bana eşlik eden de A. hemfikirdi, o yüzden bir karara varmak hiç de zor olmadı (Bazen oluyor; çünkü, bu insan cidden karar vermekte zorlanıyor). Burada da ekstra bir öneride bulunmak istiyorum, o da aktapotun haşlandığı suyu sakın atmayın! Spagettinizi o suda haşlayın ve süzdükten sonra ahtapotlu tencereye transfer edin! Ah, ve üzerinde birazcik minik parçalar şeklinde beyaz peynir ve kalın kıyılmış maydanoz atın, kibarca karıştırın ve bayıldığınız biriyle beklemeden yiyin! İçecek olmalı ve beyaz şarap benim tercihimdi, mesela Narince Kavaklıdere gayet başarılı flört eder düğmeli kralla, çok da rahatlatır.
Afiyet mi desem, ne desem bilemedim. Ben bu tabağa hastayım...
05:23 | Katigories balık, makarna | 1 Comments
ye iç sev Follow dergisine Noel sofrası hazırladı!
Zaman geçti biraz, yeterince geçmemiş olsa bile, gözlerden akan tuzlu sıvıları yanına alabildi ve devam etmek dışında başka bir seçenek istemediğimi farkettim. O yüzden Eskişehir'de çıkan ve İstanbul, Ankara ve İzmir'de de satılan Follow dergisinin Noel sofrası teklifini ye iç sev sevinçten uçarak kabul etti!
Lezzetiyle şaşırtan bal kabağı çorbası kabağın içinde servis edilmiş şekilde ki sıkıcı olmayalım, sabit aşkım arpa şehriyeli yeni baharlı, tarçınlı kuzu eti güveçte, muteber bir harçla doldurulmuş fırında tavuk (hindiler yoktu köylerimizde ve geleneksel hareket etmek istedik), vazgeçilmez pırasalı, dere otlu, muskatlı köy böreği, annemin şefkatli pastitsiosu, ve son olarak damla sakızlı kabartma tozu yanlışlıkla kullanıldığı için yepyeni ve tadı süper hoş bir elma turtası da yaptık. Yedik, içtik, sevdik, yaşamaktan bahsettik, tekrar acıktık...
Buyrun, yaklaşın sofraya ve bu küçük hikayeyi okuyun! İstanbul ve yemek aşkı birbirine girmiş ve Ece Kavlak ince elleri ve fotoğraf makinesiyle hepsini yakalayabilmiş!
Yeni yıla karşı ve yeni giren her yıla hiçbir zaman özel bir anlam yükleyesim gelmezdi. Sadece sevdiğimin yanında olmak bana yeter ve artardı.
Şimdi de bir anlam yüklemeyeceğim. Bu zoraki coşkunun baskısı bana ait olan zamanı bir yabancı gibi hissettiriyor. Ne cüretle? Peki ne yapıyoruz? Midemizde saklanan ruhumuzu, sevdiğimiz başka ruhlu midelerin yanında oturtuyoruz ve iyi ki varsınız deyip onlarla tost yiyerek bile kutlamaya yetiniyoruz! Ya da kağıtta pişmiş sarımsaklı, taze biberiyeli mis bir kuzu buduyla da yetinebiliriz tabi ki.
Mutlu olsun, yaratıcı olsun yeni yıl. Dürüst davransın bize yeni yıl, biz de ona! Bizimle gurur duysun! Deli gibi sevenlere de merhamet göstersin :))))
Görüşürüz!
10:53 | Katigories yemekli olaylar | 3 Comments
Girit masalları: limon soslu, kekikli tavşan
15:06 | Katigories tavşan | 2 Comments
kadınların hayatı
Bu hoş kadınlara güzel yüzleriyle blogumu süslememe izin verdikleri için teşekkür etmek istiyorum. Sizin için yemek yapmak doyurucu bir zevkti!
09:50 | Katigories yemekli olaylar | 1 Comments
şaraplı horoz; senden başka yok içimde
Evet, pişmesinin çok uzun sürdüğü doğrudur. Eti çok kaslı ve sert ama iyice pişerse, gözlerinizi açamadan yersiniz anormal lezzetli etini. Sanki kendisinden baharatlı. Belki o yüzden çok züppedir herkese karşı. Düşünebilir misiniz, sarımsak olmasa da olur bu sefer! Yeter ki sote ettikten sonra dolgun kırmızı bir şarapla söndürün ve kullanacağınız domates salçası taze domatesten değilse, mümkünse organik salça kullanın. Bir baston tarçın ve mutlaka tane yeni bahar. Biraz zeytin yağı, su ve kralımızın tamamen yumuşamasına kadar kısık ateşte pişmesine izin verin. Makarnayla eşlik etmeniz şart. Bir yanda da rendelenmiş sert ve kuru keçi peyniri de dursun çünkü onu tereyağında bronzlaştıracaksınız. Renk aldıktan sonra süzgeçten dönmüş spagettiye dökün ve karıştırın. Çukur tabaklar çıkarın, yemeğinizle derine ineceksiniz. Aynı peynirden yakmadan tabaklarınıza yağdırın. Sizin adınıza çok mutluyum.
16:03 | Katigories tavuk | 1 Comments




.jpg)
.jpg)





























